Ankara Etnografya Müzesi ‘Elde Vefa, Gözde Zarafet: Takı Sanatının 12 Bin Yıllık Öyküsü’ sergisine ev sahipliği yapıyor
Ankara Etnografya Müzesi, Epipaleolitik Dönem’den Osmanlı Dönemi’ne uzanan 550 eseri bir araya getiren ve 60 farklı müzenin k...
18 Ağu 2026 - 10:40
YAYINLANMA
Ankara Etnografya Müzesi, Epipaleolitik Dönem’den Osmanlı Dönemi’ne uzanan 550 eseri bir araya getiren ve 60 farklı müzenin koleksiyonlarından 276 eseri ilk kez ziyaretçilerle buluşturan ‘Elde Vefa, Gözde Zarafet: Takı Sanatının 12 Bin Yıllık Öyküsü’ sergisine ev sahipliği yapıyor.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, ICOM tarafından 2026 yılı Uluslararası Müzeler Günü teması olarak belirlenen ‘Müzeler Bölünmüş Bir Dünyayı Birleştiriyor’ başlığı kapsamında hazırlanan sergiyi ziyaret ederek değerlendirmelerde bulundu. Serginin insanlığın 12 bin yıllık takı serüvenini gözler önüne serdiğini belirten Ersoy, takıların yalnızca birer süs eşyası olmadığını; ait oldukları dönemin kültürünü, inançlarını, estetik anlayışını ve toplumsal hayatını yansıtan güçlü birer tarihi belge niteliği taşıdığını ifade etti. Uygarlıklar arasındaki kültürel, sosyal ve coğrafi benzerlikler ile farklılıkların takıların dili üzerinden ziyaretçilere aktarıldığını vurgulayan Ersoy, serginin Epipaleolitik Dönem’den Osmanlı Dönemi’ne kadar uzanan kronolojik bir kurgu içerisinde hazırlandığını kaydetti. Ayrıca Ersoy, 60 farklı müze müdürlüğünün koleksiyonlarından seçilen toplam 550 eserin sergilendiğini, bu eserlerin 276’sının ise ilk kez ziyaretçilerin beğenisine sunulduğunun altını çizdi.
Her takının ayrı bir hikayesi olduğu belirtildi
Binlerce yıl önce şekillendirilen eserlerin, güzellik ve zarafet arayışının, kendini ifade etme biçiminin ve kültürel birikiminin çağlar boyunca nasıl geliştiğini ortaya koyduğunu ifade eden Ersoy, her bir takının ait olduğu dönemin izlerini bugüne taşıyan ayrı bir hikaye anlattığını belirtti. Sergideki bilgi panoları, takının insanlık tarihindeki gelişimini kullanılan malzemeler, üretim teknikleri ve taşıdığı anlamlar üzerinden de ortaya koyuyor. Anadolu’da takı kullanımının Paleolitik Dönem’in sonlarına kadar uzandığı; Çatalhöyük, Aşıklı Höyük ve Boncuklu Höyük gibi yerleşimlerde bulunan hayvan dişleri, deniz kabukları, kemik ve taş boncukların yalnızca süslenme amacıyla değil, statü, bereket ve korunma inançlarıyla da ilişkilendirildiği ifade edildi.
Kemik ve dişin yanı sıra obsidyen ve akik gibi taşlar da kullanılmış
Kemik ve dişin yanı sıra obsidyen, akik, kalsedon, kuvars ve kırmızı jasper gibi taşlar da farklı tekniklerle işlenerek kolye, bilezik ve saç süslerine dönüştürüldüğü belirtildi. Tunç ve Demir çağlarında çeşitlenen taş boncuk kullanımı, Roma Dönemi’nde yarı değerli taşların kemik ve fildişinin yanı sıra altın, gümüş ve tunçla birlikte kullanılmasıyla yeni biçimler kazandı. Takı üretimindeki önemli dönüşümlerden biri de metalin kullanılmaya başlanmasıyla yaşandı. Neolitik Çağ’da bakır ve kurşundan yapılan ilk boncuklarla başlayan süreçte, Kalkolitik Dönem’de bakır kullanımı gelişti, Tunç Çağı’nda ise bakır ve kalayın karışımı olan tunç yaygınlaştı. Altın ve gümüş de takılarda giderek daha görünür hale geldi. Döküm ve dövmeden tel ve levha şekillendirmeye uzanan üretim tekniklerine zamanla telkari, granülasyon, kabartma ve kakma eklendi. Doğu Roma ve İslami dönemlerde mine, savat ve yaldızlama gibi yüzey süsleme yöntemlerinin kullanılmasıyla metal işçiliği daha da çeşitlendi.
Cam da önemli bir yere sahip oldu
Cam da takı sanatının gelişiminde önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Milattan önce 3 binin sonlarında Mezopotamya’da keşfedilen cam, başlangıçta yarı değerli taşlara alternatif olarak boncuk ve küçük süs eşyalarının üretiminde kullanıldı. Milattan önce 2 binden itibaren gelişen cam sanatıyla Anadolu önemli üretim ve ticaret merkezlerinden biri haline geldi. İlk dönemlerde adak, mezar hediyesi ve statü simgesi olarak kullanılan cam takılar, üretim tekniklerinin gelişmesiyle zaman içinde halk arasında da yaygınlaşarak kolye, bilezik ve yüzük gibi günlük kullanım eşyalarına dönüştü. Sergide takının tarih boyunca yalnızca estetik bir unsur olmadığı; statü, kimlik, inanç, toplumsal hiyerarşi ve aidiyetin de görsel bir ifadesi olduğu vurgulanıyor. Paleolitik Dönem’den Neolitik, Kalkolitik, Tunç, Hitit, Demir, Helenistik, Roma, Doğu Roma ve Selçuklu dönemleri üzerinden Osmanlı’ya uzanan bu gelişim, modern mücevher anlayışına kadar takip ediliyor.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, ICOM tarafından 2026 yılı Uluslararası Müzeler Günü teması olarak belirlenen ‘Müzeler Bölünmüş Bir Dünyayı Birleştiriyor’ başlığı kapsamında hazırlanan sergiyi ziyaret ederek değerlendirmelerde bulundu. Serginin insanlığın 12 bin yıllık takı serüvenini gözler önüne serdiğini belirten Ersoy, takıların yalnızca birer süs eşyası olmadığını; ait oldukları dönemin kültürünü, inançlarını, estetik anlayışını ve toplumsal hayatını yansıtan güçlü birer tarihi belge niteliği taşıdığını ifade etti. Uygarlıklar arasındaki kültürel, sosyal ve coğrafi benzerlikler ile farklılıkların takıların dili üzerinden ziyaretçilere aktarıldığını vurgulayan Ersoy, serginin Epipaleolitik Dönem’den Osmanlı Dönemi’ne kadar uzanan kronolojik bir kurgu içerisinde hazırlandığını kaydetti. Ayrıca Ersoy, 60 farklı müze müdürlüğünün koleksiyonlarından seçilen toplam 550 eserin sergilendiğini, bu eserlerin 276’sının ise ilk kez ziyaretçilerin beğenisine sunulduğunun altını çizdi.
Her takının ayrı bir hikayesi olduğu belirtildi
Binlerce yıl önce şekillendirilen eserlerin, güzellik ve zarafet arayışının, kendini ifade etme biçiminin ve kültürel birikiminin çağlar boyunca nasıl geliştiğini ortaya koyduğunu ifade eden Ersoy, her bir takının ait olduğu dönemin izlerini bugüne taşıyan ayrı bir hikaye anlattığını belirtti. Sergideki bilgi panoları, takının insanlık tarihindeki gelişimini kullanılan malzemeler, üretim teknikleri ve taşıdığı anlamlar üzerinden de ortaya koyuyor. Anadolu’da takı kullanımının Paleolitik Dönem’in sonlarına kadar uzandığı; Çatalhöyük, Aşıklı Höyük ve Boncuklu Höyük gibi yerleşimlerde bulunan hayvan dişleri, deniz kabukları, kemik ve taş boncukların yalnızca süslenme amacıyla değil, statü, bereket ve korunma inançlarıyla da ilişkilendirildiği ifade edildi.
Kemik ve dişin yanı sıra obsidyen ve akik gibi taşlar da kullanılmış
Kemik ve dişin yanı sıra obsidyen, akik, kalsedon, kuvars ve kırmızı jasper gibi taşlar da farklı tekniklerle işlenerek kolye, bilezik ve saç süslerine dönüştürüldüğü belirtildi. Tunç ve Demir çağlarında çeşitlenen taş boncuk kullanımı, Roma Dönemi’nde yarı değerli taşların kemik ve fildişinin yanı sıra altın, gümüş ve tunçla birlikte kullanılmasıyla yeni biçimler kazandı. Takı üretimindeki önemli dönüşümlerden biri de metalin kullanılmaya başlanmasıyla yaşandı. Neolitik Çağ’da bakır ve kurşundan yapılan ilk boncuklarla başlayan süreçte, Kalkolitik Dönem’de bakır kullanımı gelişti, Tunç Çağı’nda ise bakır ve kalayın karışımı olan tunç yaygınlaştı. Altın ve gümüş de takılarda giderek daha görünür hale geldi. Döküm ve dövmeden tel ve levha şekillendirmeye uzanan üretim tekniklerine zamanla telkari, granülasyon, kabartma ve kakma eklendi. Doğu Roma ve İslami dönemlerde mine, savat ve yaldızlama gibi yüzey süsleme yöntemlerinin kullanılmasıyla metal işçiliği daha da çeşitlendi.
Cam da önemli bir yere sahip oldu
Cam da takı sanatının gelişiminde önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Milattan önce 3 binin sonlarında Mezopotamya’da keşfedilen cam, başlangıçta yarı değerli taşlara alternatif olarak boncuk ve küçük süs eşyalarının üretiminde kullanıldı. Milattan önce 2 binden itibaren gelişen cam sanatıyla Anadolu önemli üretim ve ticaret merkezlerinden biri haline geldi. İlk dönemlerde adak, mezar hediyesi ve statü simgesi olarak kullanılan cam takılar, üretim tekniklerinin gelişmesiyle zaman içinde halk arasında da yaygınlaşarak kolye, bilezik ve yüzük gibi günlük kullanım eşyalarına dönüştü. Sergide takının tarih boyunca yalnızca estetik bir unsur olmadığı; statü, kimlik, inanç, toplumsal hiyerarşi ve aidiyetin de görsel bir ifadesi olduğu vurgulanıyor. Paleolitik Dönem’den Neolitik, Kalkolitik, Tunç, Hitit, Demir, Helenistik, Roma, Doğu Roma ve Selçuklu dönemleri üzerinden Osmanlı’ya uzanan bu gelişim, modern mücevher anlayışına kadar takip ediliyor.
Kaynak :
İHA
YORUMLAR
İLGİNİZİ
ÇEKEBİLİR